Loading...
Zaman Yönetimi 2018-01-12T11:37:20+00:00

EBEVEYN ÇOCUK İLETİŞİMİ

Anne babanın çocuğuyla kurduğu sağlıklı iletişim öğrenci başarısını olumlu yönde etkilemektedir. İnsan hata yapan bir varlıktır, bu durum ergen dönemde katlanarak artmaktadır. Yetişkin olabilmek yapılan hatalardan doğru dersler çıkararak mümkün olabilmektedir. Çocuklarımızın hatalarına aşırı tepkiler göstermeden yaklaşmalıyız. Suçlayıcı bir dil kullanmaktan kaçınmalıyız. Elbette hatalarını görmezden gelmemeliyiz, hatalarının nedenlerini onunla konuşarak kendisinin fark etmesini sağlamalıyız. Eleştiri, suçlama, yargılama ve yasaklamaların onların hatalarını düzeltmek adına olumlu bir etkisinin olmadığını unutmamalıyız.

EMPATİ

Anne babanın çocuğun penceresinden dünyayı algılayabilmesi onu anlamak adına önemli bir adımdır. Ebeveyni tarafından anlaşıldığını hisseden çocuğun ders başarısı yükselecektir. Anlaşılmadığı duygusu ise aile ile iletişimi zayıflatacaktır. Bu durumda çocuk yaşadığı bazı sorunları aileyle paylaşmaktan kaçınabilir. Kendi başına çözemediği sorunlar ise ona başarısızlık duygusu yaşatır, eğitimini olumsuz etkiler. Ebeveynler çoklukla çocuğun kendileriyle empati kurmasını beklemektedir. “Bizim zamanımızda…” diye başlayan cümlelerle yirmi, otuz yıl önceki kendi çocukluk dönemlerini anlatarak çocuğun kendi yaşadıklarından ders çıkarmasını beklemektedirler. Oysa bu bilimsel olarak çok mümkün değildir. Otuz yıl önceki dünya ile şimdiki dünya aynı değildir. Uyarıcı çevre değişmiştir, “Bizim zamanımızda bilgisayar, internet, cep telefonu yoktu fakat biz yine de başarılı olmak için çok çalışıyorduk.” ifadesini kurarken gözden kaçırdığımız önemli etken şudur. Biz çocukken bu kadar eğlenceli internet olanakları olsaydı hangimiz bilgisayarda oynamayı reddederdik. Unutmayalım ki bugün bile yetişkinlerin büyük bir bölümü söz konusu eğlence olanaklarından yararlanmaktadır.

TEMEL İHTİYAÇLAR

Her yaş grubundan insanın şu dört temel ihtiyacı yaşayabilmesi gerekliliktir. Bunlar: eğlenmek, ait olmak, özgürlük ve güç ihtiyacıdır.

• Eğlenmek: Çocuklarda daha fazla olmak üzere her insanın eğlenmeye ihtiyacı vardır. Emeklilik yaşında bir erkek kahvede oyun oynarken, bir yetişkin arkadaşlarıyla maç seyrederken, kadınlar evde gün yaparken, iş arkadaşları birlikte geziye giderken bu ihtiyacı karşılamaktadır. Ülkemizin gerçeklikleri, iyi bir meslek edinmenin en önemli yolunun üniversite kazanmaktan geçiyor olması, çocukların eğlenme ihtiyacını kısıtlamak zorunda bırakmaktadır. Bu gerçeği görmezden gelemeyiz, bununla birlikte çocuğun eğlenecek zamanını tamamen ortadan kaldırdığımızda eğitim başarısına olumsuz etki yapacağını unutmamalıyız. Eğlenme ve ders çalışma zamanlarının doğru bir dengelenmesi yapılmalıdır.

• Ait Olmak: Her yaş grubundan insanın kendisini ifade edebileceği bir gruba ihtiyacı vardır. Yukarıda örneklerini verdiğimiz eğlenme ihtiyaçlarının bir grup içinde gerçekleştiğine dikkati çekmek istiyorum. Çocuklar kendilerine arkadaş grupları içinde “varlık” kazandırmak isterler. Onlarla oynamak, yarışmak, başarılar kazanmak, farklarını ortaya koymak isterler. Gruptan dışlandıklarında mutsuz olurlar ve eğitim başarıları düşer. Ebeveynler böyle durumlarda çocukların yaşadığı duyguları anlamaya çalışmalı, onların yanında olduklarını hissettirmelidirler. Onlarla empati kurup birlikte çözüm üretmeye çalışmalıdırlar, “Boş ver evladım, seni istemeyeni sen hiç isteme” gibi nasihatlerden kaçınmak gerekir. Unutmayalım ki bu tür nasihatler çocuklarda, “Annem beni anlamıyor” duygusu yaşatmaktadır. Onun için gruptan dışlanmış olmak çok önemli bir sorundur, onu anladığımız duygusunu yaşatmalıyız.

• Özgürlük: Her insanın kendisiyle ilgili kararlar alması, alınan kararlara katılabilmesi, fikirlerini açıklayabilmesi özgürlük ihtiyacını doyurur. Aile içinde özellikle çocukları ilgilendiren kararlar alınırken onların fikirleri önemsenmelidir. Okul seçerken, hedef belirlerken, ders çalışma yöntemleri oluşturulurken, eğlence ve ders çalışma dengesini ayarlarken hatta otomobil alırken dahi çocuğumuzun fikrini sormalıyız. Bunu yaptığımızda çocuğumuzda oluşacak duygular şunlardır: “Beni önemsiyorlar, bana değer veriyorlar, beni seviyorlar.” Elbette çocuğun yaşadığı bu duygular onun eğitim başarısına olumlu yansıyacaktır. Çocuğumuz uygulanması mümkün olmayan ya da yapılmasında sakıncalı olan fikirler de ileri sürebilir. Bu durumda ileri sürdüğü fikrin, seçimin sakıncaları sabırla ona açıklanmalı; ve nedenleri belirtilerek anlatılmalıdır. Onun söylediklerinin yapılmasından daha önemli olan fikrinin sorulmuş olmasıdır.

• Güç: Her insanın kendisini güçlü hissetmeye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç başarı ve zaferlerle doyurulur. Bir yetişkin için iş yaşamında, öğrenci için derslerde ya da sosyal etkinliklerde, ebeveyn için iyi anne ya da baba olmada, üç yaşında bir çocuk için kendi başına yemeğini yiyebilmede başarı yaşamak bu ihtiyacı doyurur. Ne yazık ki eğitim kurumlarımız akademik başarıya odaklı olduğu için çocuklara bu duyguyu yaşayabilecekleri seçenekleri çoğaltamamaktadır. Çocuklar ve gençler olumlu yollardan başarı duygusu yaşayamadıklarından kendilerine ve ailelerine zarar verecek yolları seçebilmektedirler. Kavga ederek, çeteleşerek, madde kullanarak bu duyguyu tatmin etmek yollarını seçebilmektedirler. Onlara kendilerini başarılı hissedebilecek olanaklar yaratmaya çalışmalı ve her başarılarını ödüllendirmeliyiz. Başarı yaşamak, kendini güçlü hissetmek onlara değerlilik duygusu yaşatacak ve bu durum eğitimlerini olumlu yönde etkileyecektir.

ZAMAN YÖNETİMİ

Zaman, eylemlerimizin geçmiş, şimdi ve gelecek ana başlıkları içindeki ardışıklığının zihnimizdeki soyut karşılığıdır. Zaman yönetimi, zamanı etkin ve verimli kullanmayı amaçlamaktadır. Birim zamanda A kişisinin ürettiği iş (hizmet), B kişisinin ürettiğinden verimli ve fazla olduğunda A kişisinin zaman yönetimi becerisine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ülkemizde “zaman yönetimi” üzerine yeterli düzeyde akademik çalışma yapıldığını söyleyemiyoruz. Gelişmiş pek çok ülkenin üniversitelerinde “zaman yönetimi” kürsüleri bulunmaktadır. Akademik çalışmaların yetersizliğinin yanı sıra örgün eğitimimizde de öğrencilere “zaman yönetimi becerisi” kazandıracak çalışmalar bulunmamaktadır. Bu durum, genel olarak iş ya da özel yaşamımızı yönetmek konusunda “öz yönetim” becerilerimizin gelişmesini engellemektedir. Öz yönetim, öz disiplin becerisi gelişmeyen öğrenciler, zamanlarını etkin ve verimli kullanamamaktadırlar. Eğitimlerine, eğlenme ve dinlenme faaliyetlerine ayırmaları gereken zamanı planlayamadıkları için eğitim başarıları düşmektedir. Öğrencilerle anne-babalar arasında yaşanan sıklıkla karşılaştığımız anlaşmazlık, anne-babaların öğrencilerden tüm kişisel zamanlarını eğitime ayırmalarını istemesi, buna karşılık öğrencilerin tüm kişisel zamanlarını eğlenme ve dinlenmeye ayırmak istemelerinden kaynaklanmaktadır.

Öğrenci için uyku, kişisel bakım, yol, yemek, okul, kurs gibi zamanlar zorunlu zamanlardır.

Kişisel zaman, zorunlu zamanlar toplamının sabit zamandan çıkarılmasından sonra kalan zamandır. Öğrenci için uyku, kişisel bakım, yol, yemek, okul, kurs gibi zamanlar zorunlu zamanlardır. Bir günlük sabit zamandan zorunlu zamanlar toplamını çıkardığımızda öğrencinin kişisel zamanını buluruz. Diyelim ki öğrencinin kişisel zamanı dört saat çıktı. Anne babanın beklentisi bu zamanın tamamını öğrencinin bağımsız ders çalışma zamanı olarak kullanmasıdır. Burada göz ardı edilen ise öğrencinin eğlenme ihtiyacının temel bir ihtiyaç olmasıdır. Öte yandan öğrenci söz konusu dört saatlik kişisel zamanının tamamını eğlenme ihtiyacına ayırma eğilimindedir.

Bu anlaşmazlığa kuşak çatışmasının kaçınılmaz olumsuz etkisi de eklenince, anlaşmazlık çözümsüzlüğe doğru sürüklenmektedir. Sorunun kazan-kazan çözümü için yapılabilecek en iyi yöntem, öğrenciyle “zaman yönetimi müzakeresi” yapmak ve ulaşılan kazan-kazan çözümleri yazılı bir sözleşmeyle resmîleştirmektir. Müzakereye başlamadan önce müzakereci ve öğrenci, evrensel prensipler üzerinde anlaşmalı, ulaşılacak çözümlerin prensiplerle çelişmemesi konusunda mutabık kalmalıdır. Öğrencinin kendi kararlarını alabilmesine fırsat verilerek “özgürlük ihtiyacı” tatmin edilmeli, böylece kararlarından sorumluluk duymasına fırsat verilmelidir.

Öğrencinin eğlenme zamanı ve bağımsız ders çalışma zamanı net olarak belirtilmelidir.

Öğrenci, ürettiği çözümleri uygulamada hedeflerine ulaşamadığında anne-babayla kaçınılmaz olarak anlaşmazlık yaşayacaktır. Bu durumda arabulucu devreye girerek öğrenci ile anne-baba arasında arabuluculuk yapmalıdır. Arabuluculuk sürecinde ve çözümlerin uygulama sürecinde arabulucunun tarafsızlığı hayati önem taşır. Arabulucu, taraflara süreç hakkında bilgilendirme yapmalıdır. Arabuluculuk sürecinde üretilen kazan-kazan çözümlerin uygulanmasında sürecin takip edilmesi gerekir. İmzalanan sözleşmede öğrencinin eğlenme zamanı ve bağımsız ders çalışma zamanı net olarak belirtilmelidir. Taraflar çözüme uygun davranmadığında arabulucuya başvurup yeni bir arabuluculuk isteyebilmelidir.

Müzakere-Arabuluculuğun örgün eğitim sisteminde etkin kullanımı, öğrenci başarısını önemli ölçüde artıracaktır. Öğrenciler, zaman yönetimi becerisini kendi kararlarını vermekle üretilen çözümlerin etkin takibiyle kazanabilir.

NASIL BİR EĞİTİM İSTİYORUZ?

2013 yılında Pittsburgh Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, bağırma, küfür ya da hakaret etme gibi sert sözel disiplin yöntemlerinin uzun vadede çocukların duygusal ve ruhsal sağlıklarına zarar verebileceğini gösterdi. İki yıllık çalışma ayrıca sert sözel disiplinin, fiziksel disipline odaklanmış çalışmaların sonuçlarıyla karşılaştırılabilir olumsuz etkileri -davranış problemleri ya da depresif belirtiler- olabileceğini de gösterdi. Araştırmanın yöneticisi, “Bu ebeveynler için çok zor bir karar: Çocukların davranış problemleri ebeveynleri sert sözel disipline başvurmaya itiyor ama bu disiplin yöntemi aynı zamanda ergenleri aynı davranış problemlerine yönlendiriyor” diyor.

İlgili bir ebeveyn olmak iyi bir şeydir ama “helikopter ebeveyn” ya da aşırı kontrolcü bir ebeveyn olmak çocuklarda ileri düzeyde kaygı ve depresyona neden olabilir. Yaklaşık üç yüz üniversite öğrencisi üzerinde yapılan araştırmayı yürüten araştırmacılardan birisi, “Aşırı kontrolcü ebeveynleri olduğunu söyleyen öğrenciler aynı zamanda belirgin bir şekilde daha yüksek depresyon oranına sahipti ve yaşamlarından daha az memnundu” diyor. Aşırı kontrolcü ebeveynler ile üniversite çağındaki yetişkinlerdeki depresyon oranı ilişkisi üzerine yapılan daha pek çok araştırma bulunuyor. 2011 yılında Tennessee Üniversitesi’nde yürütülen bir araştırmada, “helikopter ebeveynlere” sahip çocukların yeni fikirlere daha az açık olduğu, daha çok içe kapanık olduğu ve daha fazla ağrı kesici ilaç kullandığı saptandı.

Ebeveynler sıklıkla çocuklarına “iyi bir gelecek” hazırlamak uğruna onlarda telafisi mümkün olmayan hasarlar bırakabilmektedirler. Elbette sonuçlarını öngöremeden yaptıkları bu eylemlerden onları sorumlu tutamayız, ancak olanakları el veriyorsa profesyonel destek almalarını önerebiliriz. Yukarıda ifade edilen araştırmalar gösteriyor ki birey olma mücadelesi veren bir ergenle “helikopter ebeveyn” olarak iletişim kurmak onun yaşamını olumsuz etkilemektedir.

Bu durumda ebeveynlerin yapması gereken iki kritik eylem şudur:

• Çocuk ya da gencin yaş gurubunu iyi tanımak.
• Yaş grubunun gerektirdiği iletişim yöntemini doğru saptayıp uygulamak.

Çocuk ya da gencin hangi yaşta ne tür davranışları hangi gerekçelerle eylediklerini bilirsek, onlarla duygudaşlık kurmamız kolaylaşır. Onları doğru anlama olanağımız olur. Anlamak, onaylamak değildir. Çocuğumuz, kendisine ve çevresine zarar verecek önerilerle de karşımıza çıkabilir. Bu durumda elbette ki rehberlik görevimizi yerine getirmeliyiz. Bununla birlikte öncelikle onu anladığımız duygusunu ona yaşatmalıyız. Problemin çözümü için önerimiz ise her ebeveynin iyi bir müzakereci olmasıdır. Ebeveynlerin çocuklarıyla sağlıklı iletişimler kurması, onları anlaması ve onların hatalarını doğrudan ifade etmek yerine sorular sorarak kendi hatalarını görebilmelerine fırsatlar vermesini en doğru çözüm olarak önermekteyiz.

Pısa 2016 sonuçları geçtiğimiz günlerde açıklandı. Açılımı “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” olan PISA, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde, 15 yaş grubundaki öğrencilerin kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendiren bir araştırma projesidir. Türkiye, kendi dilinde okuduğunu anlama, matematik ve fen derslerinde öğrencilerin kazandığı becerilerin ölçüldüğü bu programda ellinci oldu. Sonuçların açıklanmasıyla birlikte “Eğitimde başarı nasıl arttırılabilir?” sorusu güncel tartışmanın konusunu oluşturdu. Eğitim yöneticileri uzun yıllardır eğitim sistemindeki tıkanıklığın farkındadır. Bu farkındalıkla çözüm üretmek adına sık sık eğitim sisteminde değişikler yapılmıştır. 2005 yılında bakanlık, radikal bir değişiklikle “yapılandırmacı eğitim yaklaşımını” uygulamaya sokmuştur. Geçen on bir yıllık süreçte beklenen başarı yakalanamamıştır. Sorunun çözümü adına önerimiz; toplumun tarihsel, kültürel, sosyoekonomik gerçekliklerini göz ardı etmeden, ihtiyaçlarını karşılayacak sentezler üretmenin yararlı olacağı görüşündeyiz. Bu bağlamda yapılandırmacı ve daimici eğitim yaklaşımlarının ülkenin özgün koşulları dikkate alınarak sentezlenmesi yararlı olacaktır. Eğitim yöneticileri, eğitim bilimcileri ve felsefecilerin başını çektiği bu tartışmaya toplumun tüm kesimlerinin, özellikle öğretmen ve öğrencilerin katılmasının yaralı olacağı kanaatindeyiz. Her iki kuram üzerine yaptığımız aşağıdaki tespitlerin tartışmaya katkı sunmasını diliyoruz.

Kuramlar, olguları; gerçekliği açıklamak, anlamak amacıyla ortaya koyulmuş, genelleştirilmiş bilgilerdir. İnsan “unigue” varlıktır, tek ve biriciktir, öznedir. Bu durum öznenin varlığı algılamasında her zaman nesnel sonuçlar ortaya koyabilmesinin önündeki engellerden biridir. Olgular hakkındaki farklı algılarımız, yorumlarımızın ve ulaştığımız sonuçların da farklı olabilmesine neden olabilmektedir. Edmunt Husserl, fenomonolojik yaklaşımıyla öznenin nesneye dair algısının varlığın örtündüğü nitelikler tarafından engellendiğini ifade etmektedir. Özne, varlığın özünü duyusal verilerle algılayamaz. Varlık nitelik elbiseleriyle kendini gizler. Şu masa, beyaz, dikdörtgen ve sert bir ahşap olabilir. Tüm bunlar varlığın nitelikleridir, öz ise niteliklerin arkasında saklıdır. Özü algılayabilmek için nitelikleri parantez içine alıp geriye kalan ve masayı masa yapan asıl varlığı kavramak gerekir.

Bilimsel bilginin hareket noktası “nedensellik ilkesidir”. D.Hume nedensellik ilkesine ve bu ilkeden hareketle yapılmış tüm genellemelere karşı çıkar. Nedenselliğin alışkanlıklarımızdan kaynaklandığını iddia eder. Yarın sabah güneşin doğacağına dair önermemiz, bu güne kadar her sabah güneşin doğmuş olasından kaynaklanır. Oysa bu güne kadar olanlardan hareketle geleceğe dair genelleme yapamayız. Bir gök cisminin dünyanın yörüngesine girip yerkürede yaşamın sona ermesine neden olmayacağının garantisini kim verebilir? Tek tek gerçekleşen sınırlı sayıda deneyden elde edilen bilgilerin genellemesi de zorunlu bilgi değildir. “Isıtılan metaller genleşir.” Önermesini ortaya sürebilmek için evrendeki tüm metalleri ısıtmış olmanız gerekir. Sınırlı sayıda deneyleme sonucunda ortaya koyulan bu bilginin güvenilirliği tartışmalıdır. Evrenin bir ucunda ısıtıldığı halde genleşmeyen metaller bulunabilir. Kısaca neden ve sonuç arasında zorunlu bir bağ yoktur.
Entüisyonizm’in temsilcisi Bergson aklın ve duyuların aracılık ettiği bilginin güvenilmez olduğunu savunmaktadır. Ona göre bilginin kaynağı sezgidir. Uzun zamandır görmediğimiz, sevdiğimiz bir insanı özlediğimizin bilgisini doğrudan hissederiz. Aklın ve duyuların aracılığına ihtiyaç duymayız. Tasavvuf felsefesinde de yaratanla bütünleşmenin yolu olarak “ilahi aşkın” seçilmiş olması da aynı gerekçeye dayanmaktadır.

Yukarıda sıraladığımız gerekçelerden hareketle olguları, varlığı, insanı tek kuramla açıklayıp anlatmanın yetersiz olacağı görülmektedir. Kuramlar aynı olguyu farklı gerekçelerden hareketle, farklı açıklamalar getirirler. Her kuram kendi içinde tutarlıdır, bununla birlikte bir kuramın ortaya koyduğu bilgi diğerini yok saymak durumunda değildir. Bu bağlamda eğitim kuramlarından iki örneği inceleyelim.

1. Yapılandırmacı eğitim yaklaşımı:

Yapılandırmacı yaklaşımda ön bilgiler önemlidir. Çünkü yeni bilgiler önceki öğrenilenlerle ilişkilendirilerek yapılandırılmaktadır. Yapılandırma önceki öğrenilen bilgilerle sonraki öğrenilen bilgilerin bütünleştirilme sürecidir. “Yapılandırmacılık aslında yeni bir yaklaşım değildir. Büyük filozof ve bilim adamı Sokrates, yapılandırmacılığın temellerini atmıştır. Sokrates öğrencilerine sorularla kendilerinde var olan bilgiyi ortaya çıkarmaya çalışarak yapılandırmacı bir tutum sergilemiştir. Aynı şekilde Imanuel Kant’ta insanın bilgiyi almada aktif olduğunu, yeni bilgiyi daha öncekilerle ilişkilendirdiğini ve onu kendi yorumu ile kurarak yeniden oluşturduğunu savunmuştur. Birey bilgiyi aktif olarak alır, önceki bilgileriyle ilişkilendirir, yorumlar ve bu yorumlar sonucu da yeni bilgilere ulaşır.” (Cheek, 1992; Aktaran, Çınar ve diğ., 2006).

Yapılandırmacı yaklaşımda öğreten ve öğrenen ilişkisi çift taraflıdır. Öğrenen, karşılaştığı yeni bilgileri önceki bilgileriyle ilişkilendirir, yapılandırır ve yeni sentezler ortaya koyabilir. Bu durumda iki öğrenenin sentezlediği bilgi birbirinden farklı olma olasılığını içinde barındırır. Bu durum öğrenenlerin yaratıcı ve özgün sentezler oluşturmasına olanak verir.

2. Daimicilik (Prennialism) yaklaşımı:

“Bu akımın temelinde “Klasik realizm” yatar. Bu eğitim görünüşü aynı zamanda idealistlerin bir çoğu da destekler. Eğitimin evrensel nitelikteki belli gerçeklere göre şekillendirilmesi üzerinde dururlar. Bunlara göre insanın doğası ve ahlaki ilkeler değişmez. İnsanların bu değişmez ebedi gerçeklere göre yetiştirilmesi gerekir. Eğitim sağlam ve doğru karakterli insan tipi yetiştirme işiyle meşgul olmalıdır. İnsan doğasının en iyi yanı “akıl”dır. Bu nedenle, eğitimde insan zihninin gelişmesine (entelektüel eğitime)önem verilmesi gerekir.

Daimicilik şu ilkeler üzerine temellenir:

• Değişmeyen, evrensel bir eğitim anlayışı olmalıdır.
• Entelektüel eğitim savunulmalıdır. İnsanın en önemli özelliği düşünme yeteneğidir. İnsan kendini akıllıca yönetebilecek şekilde yetiştirilmelidir. İnsan hem akıllıca bir yaşam, hem de özgürlüğünün sorumluluğunu taşıyabilmesi için eğitilme durumundadır. Uygar insanda özgürlük ve sorumluluk birbirini tamamlar. Özgürlük: İstediğini, düşündüğünü yapmadır. Sorumluluk: Yaptıklarının neticesine katlanabilmedir. Sorumluluk için özgür olmak şarttır.
• Evrensel ve ebedi (değişmez) gerçeğe uyum için eğitim gereklidir.Eğitimde amaç, insanların dünyanın durumlarına uymalarını değil, değişmez gerçeklere (ideal-ide) uymalarını sağlamaktır. Gerçek değişmez, her yerde aynıdır. Öyleyse eğitim de her yerde aynı olmalıdır. İnsanlar mutlak gerçekleri öğrendikleri ve ona uyum sağladıkları takdirde toplumda iyileşme olur.
• Eğitim hayatın bir kopyası (taklidi) değil, ona hazırlıktır. Daimicilere göre, okullar hiçbir zaman gerçek hayatın bir kopyası veya toplumun bir benzeri olamaz. Okulun amacı, insan zihnini geliştirmek olmalıdır. Daimciler “eğitim hayata hazırlıktır” derken, öğrencinin kültürel mirası ve değerleri benimsemesi, bu surette değerlerinin farkında olunmasının sağlanması ve onların gelişimine katkıda bulunması olarak yorumlamaktadırlar. Okulun temel işlevi kültürü etkili bir şekilde yeni kuşaklara aktarmaktır.
• Çocuk ve gençlere dünyanın hem manevi hem de maddi gerçeklerini tanıtacak bilgiler verilmelidir. Çocuklara belli zamanlarda önemli olan bilgiler yerine her zaman her yerde ve her yaşta geçerli bilgi ve değerler kazandırılmalıdır. Bunlar ise sırasıyla, beşeri bilim, matematik, felsefe, mantık ve tabii bilimlerde bulunur.
• Büyük kitaplar (Klasik eserler) eğitimi verilmelidir. Öğrencilere evrensel sorunlar ve insanlığın üstün nitelikteki dilek ve istekleri edebiyatta, felsefede, tarih ve tabii bilimlerde geliştirilmiş olan eserler yoluyla öğretilmelidir. İnsan doğasının evrenselliği ve insan aklının en iyi ve en güzel eserleri klasik yapıtlarda örneklendirilmiştir. Eğitimde bunlara ağırlık verilmelidir.”

Daimici yaklaşım, evrensel değer ve bilgilerin bireye kazandırılmasını savunurken “gerçeğin” her yerde “gerçek” olduğundan hareket etmektedir. Yapılandırmacı yaklaşım ise bireyin “tek ve biricik “ olmasını hareket noktası olarak kabul etmektedir. Her iki yaklaşım da kendi içinde tutarlı, gerçekliğin farklı yönlerini öne çıkarmaktadırlar. Yaklaşımlar söz konusu olduğunda sorunu “Hangi yaklaşım doğrudur?” sorusu üzerinden tartışmak doğru bir yöntem değildir. Bunun yerine her birinin gerçekliğin hangi boyutuna katkı yaptığını tartışarak toplumun tarihsel, kültürel, sosyoekonomik gerçekliklerini göz ardı etmeden, ihtiyaçlarını karşılayacak sentezler üretilmelidir. Yapılandırmacı yaklaşım, bireysel farklılıkları marjinal faydaya dönüştürebilmiş; daimici yaklaşım küreselleşen dünyada evrensel değerlerle, bilgi ve becerilerle donanmış birey yetiştirme fırsatları yaratabilecektir. Her iki yaklaşımın sentezinden yerel değerleri yadsımayan sentezler üretilebileceği kanaatindeyiz.

Feridun BALCI
Eğitim Koçu
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 4. Sınıf “Eğitim Sosyolojisi” Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Prof. Dr. Hüseyin Akyüz – Eğitim Sosyolojisinin Temel Kavram ve Alanları Üzerine Bir Araştırma; Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Diğer Ders Notları (Ömer YILDIRIM)sentezler üretmenin yararlı olacağı görüşündeyim.

EBEVEYN KAYGISI

2017-2018 Eğitim öğretim yılında liselere geçiş ve üniversite sınavlarına yaklaşık üç buçuk milyon öğrenci girecek. Ebeveynler ile birlikte on milyon insan sınav başarısı bekliyor. Her anne babanın çocuklarının gelecekte güçlü ve güvende olmasını ister, bunun için çocuklarına iyi bir meslek edindirmeyi amaçlar. İşsizlik oranının yüzde onu geçtiği bu günlerde herhangi bir üniversitenin herhangi bir bölümünü bitirmiş olmak ebeveynlerin amaçlarına ulaşması için yeterli olamamaktadır. Bu durum anne babanın kaygısını –özellikle annelerin- arttırmaktadır. Bütün duygular gibi bulaşıcı olan kaygı ebeveynlerden çocuklara geçmekte ve onların başarısını olumsuz yönde etkilemektedir.

Kaygılanan ebeveyn, çocuğu daha fazla çalışmaya zorlayarak amaca ulaşmaya çalışır. Ancak bunu yaparken “olumsuz motivasyon” cümleleri kurarak bu defa onun motivasyonunu düşürmektedir. Kaygının yanına eklenen olumsuz motivasyon ise çocuğun tüm enerjisini alıp götürmektedir.

Sınav kaygısıyla baş etmenin en etkili yolu sadece çocukla “kaygı yönetimi” çalışması yapmak değildir. Öncelikle ebeveynlerle, daha sonra çocuklarla çalışılmalı ve sınavın hayattan “büyük” olmadığı aileye doğru yöntemler kullanılarak anlatılmalıdır. Aksi takdirde çocuğumuzun başarısını sağlamak adına onu başarısızlığa sürüklemiş oluruz.